Keloid

Keloid ve Tedavisi

Deride oluşan her yaralanma bir iz (tıbbi adı ile skar veya nedbe) bırakır. Keloid yaralanmadan sonra oluşan anormal ize verilen isimdir.

Normal yara iyileşmesi

Deride bir yaralanma olduğu zaman deri kenarlar birbirinden uzaklaşır ve ortada bir açık alan oluşur. Yaraya dikiş atılmasa bile bu açık alan bazı hücrelerin çekmesi ile ortaya yaklaştırılır ve yara kenarlarının birbirine dokunması sağlanır. Ancak yara kenarlarının sağlam bir şekilde birbirine kaynaması için kollajen adı verilen iplikçikler bir ağ oluştururlar ve artık kenarların tekrar koparak birbirinden ayrılmasına engel olurlar. Yara ne kadar geniş ve derin ise burayı sağlamlaştırmak için üretilen kollajen o kadar fazla olur. Üretilecek kollajenin miktarı vücut tarafından otomatik olarak ayarlanır ve biz hekimlerin bu konuda fazla bir müdahale seçeneğimiz yoktur. Yara bölgesine biriken kollajen deride gözle görülür bir iz bırakır. Bu nedbe ilk birkaç ay içinde giderek kırmızı, sert ve deriden kabarık bir görüntü oluşturur. Ancak üçüncü aydan sonra yavaş yavaş içindeki kollajen miktarı azalır, kırmızılık sertlik ve kabarıklık bir miktar normale döner. Buna tıpta yaranın olgunlaşması adı verilir. Vücut tarafından otomatik olarak düzenlenir ve dışarıdan ancak kısıtlı bir müdahale yapılabilir. Yara izinin olgunlaşıp son halini alması genellikle bir yıl bazan iki yıl sürebilir. Normal şartlarda yara skarı değişen boyut ve renkte olabilir ama orijinal yaralanmanın dışındaki normal deriye uzanmaz.

Keloid nedir?

Bilinmeyen nedenler ile derideki bir yaralanma kontrolsüz bir iyileşme olayına yol açabilir. Yaralı bölgeye biriktirilen kollajen miktarı kontrolden çıkar. Çok sert, kırmızı ve kabarıklığı yaralanan bölgenin ötesine geçen bir nedbe oluşur. Yanaktaki bir milimetrelik bir sivilcenin patlatılması bazan santimetre ile ölçülecek genişlikte bir nedbeye yol açabilir. Kulak memesine küpe için açılan bir delik kulağın önemli bir kısmını içine alacak kadar geniş bir ize yol açabilir. Normal yara izlerinin (nedbelerin) aksine keloid zamanla düzelme göstermez.

Keloidin görüntüsü

Keloid nedbeler (skarlar) karakteristik olarak çok sert, kırmızı veya daha koyu renkli, kaşıntılı, basmakla ağrılı olurlar. Yüzeyleri pürüzsüz ve parlaktır. Üzerlerinde saç veya kıl yoktur. İleri derece geniş ve kabarık olabilirler. Ancak daima orijinal yaralanmadan çok daha geniş bir alanı içine alırlar. Keloid görüntü olarak rahatsız edici olmasına karşın tehlikeli bir hastalık değildir ve ciddi sağlık sorunları yaratmaz.

Kimlerde görülür

Keloid herkeste olabilir ancak gelişme çağındaki çocuklarda ve gençlerde daha sık görülür. İleri yaşlarda ortaya çıkması çok nadirdir. Koyu renk derisi olanlarda açık tenlilere göre biraz daha sıktır. Vücudun her tarafında olabilir ancak bazı bölgeler keloide daha eyilimlidir. Bu bölgeler:

  • Göğüs tahtası kemiğinin (sternum) üzerindeki deri
  • Omuz derisi
  • Boyun derisi
  • Kulak derisi

Keloid tedavisi

Keloidin kesin bir tedavisi mevcut değildir. Aşağıdaki yöntemler tedavide kullanılır ancak başarı şansı kişiden kişiye çok büyük değişiklikler gösterir:

  • Kortizon (steroid) enjeksiyonları
  • Bazı kanser ilaçlarının enjeksiyonları
  • Silikon plakalar yerleştirilerek üzerine baskı uygulanması
  • Sıvı azot ile dondurma işlemi
  • Lazer tedavileri
  • Radyasyon (şua) tedavisi
  • Cerrahi tedavi

Cerrahi tedavi

Cerrahi olarak keloidin çıkartılarak ortaya çıkan defektin dikilmesi mantıklı bir işlem gibi görülebilir. Ancak şunu unutmamak gerekir. Keloid bir yaralanma ile başlar ve cerrahi çıkarılma önemli bir yaralanmadır. Sonucunda çok daha büyük bir keloidin ortaya çıkma ihtimali büyüktür. Yeni keloid oluşumu cerrahi tedaviden aylar sonra ortaya çıkabilir. Bu nedenle cerrahi tedavi uygulanacaksa bazı koşulların yerine getirilmesi gerekir. Bunların başında dikiş hattında hiçbir gerginlik olmaması gelir. Ayrıca cerrahi tedavi sonrası hemen diğer cerrahi olmayan tedavi metodlarına da başlamak gerekir.

Sonuç

Keloid nedeni bilinmeyen öldürücü olmayan ancak görüntü bozukluğu ile sorun yaratan bir yara iyileşme bozukluğudur. Tedavisi zordur ancak imkansız değildir. Bu konuda deneyimi olan plastik cerrahi uzmanları tarafından başarılı olarak tedavi edilebilir.

PRP (Platelet Rich Plasma)

PRP nedir?

İngilizce “Platelet Rich Plasma” kelimelerinin baş harflerinden oluşan bu terim “trombositlerden zengin plazma” anlamına gelmektedir. Platelet olarak da bilinen trombositler kan pıhtılaşmasını sağlayan önemli faktörlerden biridir. 1970 li yıllarda “trombositopeni” denilen bir hastalığın tedavisi için içinde yoğun miktarda trombosit (platelet) bulunduran plazma hazırlanmış ve tedavi amaçlı olarak kullanılmaya başlanmıştır. 1980 li yıllarda ayni solüsyonun daha katı hali PRF (Platelet Rich Fibrin) adı altında maksillofasiyal cerrahide kullanılmaya başlanmıştır. Başlangıçta yalnızca kanama bozukluklarını düzeltmek için kullanılan bu karışımın ayni zamanda hücrelerin çoğalmasını kolaylaştırdığı da farkedilmiş ve dermatolojide derinin estetik olarak güzelleştirilmesi amacı ile yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Spor hekimleri tarafından sakatlanan sporcuların tedavisinde kullanılmaya başlaması PRP nin popüler olmasını sağlamıştır. Çünkü sporcuların medya ile sıkı ilişkilerinin olması bu tedaviye olan ilgiyi de arttırmıştır. Zaman içinde PRP nin kronik (uzun süre iyileşmeyen) yaraların tedavisinde yararlı olduğunun gösterilmesi ile birlikte kalp cerrahisi, çocuk cerrahisi, üroloji, jinekoloji, plastik cerrahi ve göz hastalıkları dallarında da kullanılmaya başlanmıştır.

Trombositlerin biyolojisi

Trombositler de diğer kan hücreleri gibi kemik iliğinde üretilirler. Disk şeklinde çok küçük yapılardır. Sağlıklı kişilerdeki sayısı mikrolitrede (milimetreküpte) 150 bin ile 450 bin arasında değişir. Her bir trombosit içinde sayıları 50 ile 80 arasında değişen granüller mevcuttur.

Trombositlerin görevleri

Esas görevleri kanamayı durdurmak amacı ile pıntı oluşturmaktır. Damar içinde bir yaralanma olduğu zaman trombositler buraya yapışmaya başlar aktif hale geçerler ve birbirleri üzerinde yığılarak bir topak oluştururlar. Aktif hale geçen trombositlerin içindeki granüller çeşitli faktörler salgılar. Trombositlerin pıhtı oluşumunun sağlanması dışında görevleri de vardır. Granüller çok sayıda büyüme faktörleri (Growth Factor – GF) ve sitokin salgılarlar. Sitokinler bağlandıkları bazı hücrelerin faal duruma geçmelerini ve çoğalmalarını sağlarlar. Bağlandıkları bu hücreler de farklı görevler görürler. Büyüme faktörleri ve sitokinler yangı (inflamasyon) oluşumunu sağlarlar. Yangı yara iyileşmesi için önemli bir aşamadır. Ayni zamanda hücrelerin çoğalması, yeni damar oluşumu, kök hücrelerin burada toplanması sağlanır. Trombositleri bazı iyileştirici olayların başlaması için alarm zili çalan yapılar olarak da değerlendirebiliriz.

PRP nin hazırlanması

Kişinin kendisinden enjektör ile alınan kandan hazırlanan PRP de 3 aşama vardır:

  1. Pıhtılaşmanın önlenmesi
  2. Santrifüj (merkezkaç döndürmesi)
  3. Solüsyonun aktif hale getirilmesi

Pıhtılaşmanın engellenmesi (antikoagülasyon)

Damardan alınan kan bir süre sonra kendiliğinden pıhtılaşır ve yapısı tamamen değişir. Alınan kanın pıhtılaşması engellenmezse trombositler aktif hale geçerek parçalanır ve içlerindeki maddeleri ortama yayarak pıhtı oluşturup görevlerini tamamlarlar. Bundan sonra kan içindeki hücrelerin özel amaçlar ile kullanılmaları mümkün değildir. Bu nedenle damardan alınan kan pıhtılaşmayı önleyen madde içeren bir tüpe konulur. Pıhtılaşma özelliğini kaybetmiş olan kan içinde gerekli olan bütün maddeleri ve tabii ki trombositleri de normal sayılarında barındırır.

Santrifüj (Döndürerek merkezkaç etkisi yaratma)

Kanın alındığı tüp bir döndürme (santrifüj) makinesine yerleştirilir ve belli bir hızda belli bir süre döndürülür. Bu döndürme sırasında merkezkaç kuvvetine bağlı olarak kanın içindeki elemanlar özgül ağırlıklarına göre değişik tabakalar halinde kümelenirler. Tüpün en alt kısmında kırmızı kan hücreleri toplanır. Bunun üzerindeki tabakada trombosit ve beyaz kan hücreleri (lökositler) toplanır. En üst tabakada ise yalnızca plazma mevcuttur. PRP diye adlandırılan ve kullanılan kısım ortadaki sarımtırak tabakadır. Volümü arttırmak için bu sarımtırak tabaka ile üzerinde yer alan plazma tabakası değişik oranlarda birbiri ile karıştırılabilir. Lökosit ve trombosit leri birbirinden ayırmak için ortadaki sarımtırak tabaka bir kez daha döndürme makinesinde döndürülebilir (santrifüj edilebilir).

Aktivasyon

PRP içindeki trombositler aktif halde değildir. Yani dolaşan kandaki doğal hallerindedirler. Trombositlerin göreve başlamaları için aktive olmaları gereklidir. Normal koşullarda bir yaralanma olduğunda yaranın kenarları (yaralı damarların cidarı) trombositleri otomatik olarak aktive eder. Ancak dışarıda hazırlanan PRP deki trombositlerin aktif hale geçip göreve başlamaları için iki ayrı görüş vardır. Bir görüşe göre PRP solüsyonu doku içine enjekte edildikten sonra çevre dokular tarafından kendiliğinden aktive edilir ve dışarıdan bir müdahaleye gerek yoktur. Başka bir görüşe göre ise PRP enjekte edilmeden önce aktive etme işlemi uygulanmalıdır. Trombositlerin aktive edilmesi için daha önce pıhtılaşma önleyici olarak kullanılan maddenin ortadan kaldırılması gereklidir. Bu amaçla kullanılan maddelerin başında kalsiyum içeren kimyasallar gelir (kalsiyum klorid gibi). Ayrıca kalsiyum glukonat ve trombin denilen maddeler de ayni amaçla yani trombosit aktivasyonu için kullanılabilir. Hangi madde kullanılırsa kullanılsın trombositler aktif hale geçtikten 10 dakika sonra içerdikleri biyolojik olarak etkin olan proteinler dışarı salınmaya başlar. Bir saat içinde bu proteinlerin %95 i ortama salınmış olur. Bu nedenle aktive edilmiş PRP en geç 10 dakika içinde kullanılmalıdır. Aktive edilmemiş PRP ise 8 saate kadar bozulmadan kalabilir.

İdeal yoğunluk

PRP solüsyonu içindeki trombosit sayısının ne olması gerektiği konusunda fikir birliği yoktur. Klinikte kullanılan PRP hazırlanışına göre kandaki seviyesinden iki ile dokuz kez daha fazla trombosit içerebilir. Yapılan çalışmalarda platelet sayısının fazlalığı ile etkinlik arasında da bir bağlantı kurulamamıştır.

PRP nin kullanıldığı alanlar

Hemen hemen tıbbın her alanında kullanılmakta olan PRP plastik cerrahide başlıca şu amaçlar için kullanılır:

Derinin tazelenmesi ve gençleştirilmesi

Deri altına veya deri içine verilen PRP salgılanan aktif proteinler sayesinde bölgede yeni damar oluşmasını sağlar. Deri ve derialtı hücrelerini uyararak daha iyi görev yapmalarına yol açar. Yeni kollajen salımı ile derinin elastik özelliklerini arttırır ve gerginleşmesini sağlar. Ayrıca kök hücrelerin buraya gelmesini kolaylaştırır.

Yara ve yanık izlerinin ve derideki diğer görüntü bozukluklarının azaltılması

PRP iyileşmiş yara ve yanık izlerinin daha az farkedilir olmasını sağlar. Bunun için solüsyon yara izinin içine ve hemen altına verilir. Yüzdeki sivilce izlerinin azaltılmasında yaygın olarak kullanılmaktadır ancak başarı oranı çok değişkenlik göstermektedir. Deride renk değişikliğine yol açan durumlarda (pigmentasyon bozuklukları) yararlı olabilmektedir.

Yağ enjeksiyonunda kalıcılığı artırma

Yağ enjeksiyonlarının en büyük sorunu verilen yağ dokusunun yalnızca bir kısmının tutması kalanının ise erimesidir. Bunun sonucunda yağ enjeksiyonlarının birkaç ay ara ile tekrarlanması gerekmektedir. Eğer enjekte edilen yağın içine PRP katılır ise tutma oranının belirgin derecede daha fazla olduğu gösterilmiştir. Verilecek yağ dokusu içine karıştırılacak olan PRP nin oranı da önemlidir. 0,5/1 oranı ideal gibi görünmekle beraber bir meme büyütmede veya kalça dolgunlaştırmada çok yüksek miktarlarda (bazan bir litreden fazla) yağ verildiği düşünülürse bu oranda PRP elde etmenin imkansız olduğu açıktır.

Saç dökülmesi (kellik) tedavisi

Saçlı bölge PRP nin etkilerinin en iyi izlenebildiği bölgedir. Çünkü burada saçların sayısını ve şeklini objektif yöntemler ile tesbit etmek kolaydır. Saç folikülleri ile derideki papilla hücreleri arasında sıkı bir iletişim vardır. PRP dermal papilla hücrelerini çoğaltır. Sayıları artan papilla hücreleri saç folikülündeki saç uzama fazını güçlendirir ve süresini uzatır. Ayni zamanda yeni saç folikülleri oluşmasını da sağlar. Saç dökülme fazı kısalır ve saç uzama fazı uzayarak daha sık saçların oluşması sağlanabilir. Ayrıca saç ekimi sırasında ekimi yapılacak olan saç folikülleri PRP solüsyonu içine batırılıp çıkarıldıktan sonra ekilebilir. Bu durumda foliküllerin tutma oranının 5 ile 9 kat arasında arttığı da gösterilmiştir.

İyileşmeyen (kronik) yaraların tedavisi

Damar tıkanıklığı olanlarda, şeker hastalarında ve şua tedavisi görmüş olan hastalarda bazı bölgelerde oluşan yaraların iyileşmediği iyi bilinen bir gerçektir. Bu durumda yara içine enjekte edilen PRP ile başarılı sonuçlar alınmaktadır.

Tatbik edilme şekli

PRP amaca ve uygulanacak bölgeye göre farklı şekillerde kullanılabilir:

Direk enjeksiyon

PRP en kolay bir enjektör ve ince bir iğne ile bölgeye enjekte edilme şeklinde kullanılır. Kellik, iz tedavisi, kronik yaraların tedavisinde bu yöntem idealdir.

Deri veya yara üzerine direk tatbik

Solüsyon deri üzerine sürülerek de kullanılabilir ancak bu durumda solüsyonun iç kısımlara emilmesini kolaylaştırmak için deri yüzeyinde mikro yaralanma oluşturulur. Bunun en kolay yöntemi mikro iğneleme yöntemidir. Deri üzerinde çok küçük iğneler içeren silindirler gezdirilir ve bu şekilde mikro yaralanmalar oluşturulur. Bunların üzerine sürülen PRP derinin içine işleyerek burada kendisinden beklenilen görevi gerçekleştirir. Deride lazer tedavisi yapıldıktan sonra üzerine PRP solüsyonu sürülebilir.

Lazer tedavisi ve PRP

Çeşitli amaçlar ile deriye lazer tedavisi uygulandıktan hemen sonra ayni bölgeye PRP enjeksiyonu yapılmasının lazer uygulamasının etkisini artırdığı gözlenmiştir.

Komplikasyon ve yan etkileri

PRP kişinin kendi kanından hazırlandığı için güvenli bir üründür. Ancak hazırlanması ve verilmesi sırasında mikropsuz (steril) bir ortamda çalışılması şarttır. Ciddi bir komplikasyonu bilinmemektedir ve bilinen yan etkileri verilen bölgelerde hafif ödem, kızarıklık ve morarma gibi geçici durumlardır.

Sonuç

PRP özellikle doku yenilenmesi ve gençleştirilmesi amacı ile başta kozmetik girişimler olmak üzere giderek artan sıklıkta kullanılmaktadır. Ancak hem nasıl hazırlanması hem de ne miktarda ve ne sıklıkta verilmesi gerektiği konusunda fikir birliği yoktur.

Estetik Dolgular ve Covid 19 Aşısı

Ticari dolgu yaptırmış olanlarda Covid-19 aşı reaksiyonu

Dünya Estetik Plastik Cerrahi Derneği (International Society of Aesthetic Plastic Surgery – ISAPS) tüm üyelerine yaptığı duyuruda daha önce ticari dolgu yaptırmış kişilerde Covid-19 aşısı sonrası hafif alerjik reaksiyonlar görülebileceğini ancak bunun aşı olunmasına engel oluşturmadığı bildirdi.

Yan etkiler

Covid-19 aşısı tüm dünyada uygulanmaya başlandı. Aşılanan kişilerin sayısı arttıkça yeni yeni yan etkiler de görülmeye başladı. Bunlar içinde Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahiyi ilgilendirenler de var. Daha önce ticari dolgu yaptırmış olanların bazılarında dolgu bölgelerinde kızarıklık, şişlik ve ağrı görüldüğü bildirildi. Bu bulgular yıllar önce dolgu yaptırmış kişilerde bile bildirilmiş. Ancak bu bulguların hafif olduğu ve şu ana kadar ciddi bir yan etki görülmediği bilinmektedir.

Risk durumu

Yalnız Covid-19 değil bütün aşılar vücutta değişik yan etkilere yol açabilir. Bunun nedeni bağışıklık sisteminin uyarılmasıdır. Uyarılmış bağışıklık sistemi yalnız hedefine değil vücuttaki bütün yabancı cisimlere karşı bir tavır koyabilir. Şu ana kadar alınan bilgilere göre ticari dolgu yaptırmış kişilerde ortaya çıkan yan etkiler şişlik, kızarıklık ve ağrı şeklindedir. Genellikle bir süre sonra kendiliğinden geçmektedir. Soğuk kompres uygulaması rahatlatıcı olmaktadır. Belirtiler kişiyi rahatsız edecek düzeyde ise tüm alerjilerde uygulanan ağızdan antihistaminik ve kortizon preparatları verilmesi iyileşmeyi hızlandırmaktadır.

Öneriler

Dolgu yaptırmış kişilerde Covid-19 aşısına bağlı yan etkiler sosyal medyada çok hızlı yayılmış ve daha önce dolgu yaptırmış kişilerde aşı ile ilgili tereddütlere yol açmıştır. Bugünkü bilgiler ışığında hastalarımıza şu önerilerde bulunuyoruz.

  • Daha önce dolgu yaptırmış olabilirsiniz ama bu aşı olmanıza engel değildir ve aşı olmanız şiddetle önerilir.
  • Aşı sonrası yan etki görülme oranı düşüktür ancak bu yan etkiler ortaya çıksa bile ciddi düzeyde olmamaktadır.
  • Yan etiler şişlik, kırmızılık, ve değişen derecelerde ağrı şeklindedir. Genellikle kısa sürede soğuk tatbiki gibi basit tedaviler ile kaybolmaktadır. Gerektiğinde ağızdan alınan bazı ilaçlar ile iyileşme daha da hızlandırılabilmektedir.

Ticari dolgular yıllardır tüm dünyada kullanılmaktadır ve uygulanan kişi sayısı milyonlarla ifade edilmektedir. Dolgu erişkin yaşta yapıldığı için aşılarla olan ilişkisi daha önce yeterince incelenememiştir. Covid-19 aşısı daha geniş kitlelere ulaştıkça yeni yan etkilerin ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır. Şimdilik dolgu yaptırmış kişilerdeki aşı yan etkilerinin hafif ve az sayıda olması sevindiricidir.

Doğal Dolgu Maddesi: Yağ Dokusu

Kök Hücreli Yağ Enjeksiyonu

Son yıllarda piyasaya sürülen yapay dolgu maddeleri yüz estetiğinde önemli ilerlemelere yol açmıştır. Dolgular muayenehane ortamında uygulanabilir ve özel donanıma ihtiyaç göstermezler. Bu nedenle hem estetik ve plastik cerrahlar hem de dermatoloji uzmanları tarafından yaygın olarak kullanılmaktadırlar. Ancak bu ticari dolguların büyük bir kısmının etkisi geçicidir. Kalıcı dolguların ise ne kadar güvenli oldukları kuşkuludur. Dolguların diğer bir dezavantajı ise çok küçük dozlarda paketlenmiş olarak satılmalarıdır. Genellikle 1 ml hacmindeki enjektörler içinde satılırlar ve küçük alanlarda kullanılabilirler. Geniş bölgeleri doldurmak için uygun değillerdir. Ayrıca içindeki madde ne olursa olsun bütün ticari dolgular vücut için birer yabancı cisimdir ve bazı bünyelerde istenmeyen etkilere yol açabilirler. Piyasadaki dolguların en uygun ve güvenli alternatifi kişinin kendi yağ dokusudur

Yağ dokusunun alındığı bölgeler

Dolgu amacı ile yağ alınacak ise öncelikle kişinin fazla yağ birikmesinden rahatsız olduğu herhangi bir yeri var mı o araştırılır. Öncelikle bu bölgeden yağ alınır. Ancak zayıf kişilerden bile belli bölgeleri dolduracak kadar yağ alınabilir. Sık olarak yağ alınan bölgeler şunlardır:

  • Karın duvarı
  • Bel bölgesi
  • Sırt
  • Bacaklar
  • Basen bölgesi
  • Diz içleri
  • Kalçalar

Dolgu amacı ile yağ alınması

Kişinin yağının alınması bir ameliyattır ve mutlaka ameliyathanede yapılmalıdır. Ameliyatın büyüklüğünü kullanılacak yağ miktarı belirler. Yüz bölgesine yağ enjeksiyonu yapılacak ise 4-5 ml ile 50 ml arasında yağ yeterlidir. Buna karşılık meme veya kalça büyütme işlemleri için litrelerce yağ gerekebilir. Eğer küçük miktarlarda yağa gereksinim var ise bu işlem hasta tam uyutulmadan sakinleştirme ve lokal anestezi ile yapılabilir. Geniş bir enjektöre iğne yerine ucu künt, kenarlarında delikleri olan çelikten bir boru (kanül) takılır. Bu kanül yağ alınacak bölgenin içine deride açılan küçük bir delikten yerleştirilir. Enjektörün pistonu geri çekilerek içinde bir hava boşluğu yaratılır ve bu hava boşluğu kaybedilmeden enjektör ileri geri hareket ettirilerek yağ dokusu enjektör içine emilir. Bu şekilde yağ çekilmesi yavaş ve yorucudur. Bu nedenle meme büyütme ve kalça büyütme gibi ameliyatlarda yeterli olmaz. Yukarıdaki örneklerdeki gibi çok miktarda yağa gereksinim olacak ise genel anestezi altında liposuction pompası ile klasik liposuction yapılır. Ancak alınan yağlar steril yani mikropsuz bir kavanoz içinde biriktirilir. Yağ dokusu alınırken dikkat edilmesi gereken bir husus da yağın tek bir bölgeden değil geniş bir bölgeden azar azar alınmasıdır. Tek bir alandan fazla miktarda yağ alınması burada çukur oluşmasına yol açar ve çirkin görünür.

Yağ dokusu ve kök hücrelerin enjeksiyon öncesi hazırlanması

Son yıllarda kök hücrelerin doku yenilenmesinde çok yararlı etkileri olduğu saptanmıştır. Yağ dokusu vücutta en fazla kök hücre içeren dokudur. Tek başına verildiği zaman bile içerisinde yeterli kök hücre mevcuttur. Ancak yağ çekildiğinde içinde ölü hücreler, kan, serum ve vücut sıvıları bulunabilir. Bunları elimine ederek saf enjeksiyonluk yağ elde etmek için bir elek ile sıvılar süzülür ve katı yağ parçacıkları elde edilir. Saflaştırmanın bir başka yöntemi ise santrifüj denilen bir cihazda yağın tüpler içine konularak hızla döndürülmesidir. Bu işlem sonunda yağ ve sıvılar içerdikleri maddelere göre tüp içinde farklı bölgelerde toplanırlar. Kök hücrelerin toplandığı bölgedeki sıvı çekilir. Katı yağ hücreleri dışındaki sıvılar atılır. Daha önce toplanan kök hücreden zengin sıvı yağ dokusunun içine katılır.

Yağ nasıl enjekte edilir?

Yağın vücuda verilmesi ayni toprağa tohum atılması gibidir. Tohumları toplu halde birbirine yapışık ekerseniz verim alamazsınız. Ayni şekilde yağ dokusu da küçük damlacıklar halinde verilmelidir. Yani her yağ damlasının bütün etrafı sağlıklı ve damarlı dokular ile çevrili olmalıdır. Bu durumda küçük damlacığın içine kan damarlarının ilerlemesi ve onu canlı tutması kolay olur. Yağ dokusu bir topak halinde verilir ise içine kan damarları ilerleyemez ve verilen yağ dokusu ölür (nekroz olur) ve vücut tarafından tamamen temizlenip yok edilir. Bütün bunlar göz önüne alındığında yağ vermek için en uygun yöntem küçük bir enjektör ve ucuna takılmış ince bir borudur. Bu borulara kanül adı verilir. En uç kısımları sivri değil yuvarlaktır ve uca yakın kısımlarında yanlarda delikler vardır. Borunun ucu etrafa zarar vermemesi ve damarların içine kolayca girmemesi için düzgün şekilde yuvarlatılmıştır. Yağ verilecek bölgeye küçük bir delik açılır ve enjektörün ucundaki boru bu delikten içeri sokulur. Yağ dokusu içeri verilirken enjektör sürekli hareket ettirilir ve yağ değişik yerlere damla damla verilir. Bu şekilde küçük yağ parçacıklarının birbirlerine temas etmeden düzgün şekilde yerleşmeleri sağlanır.

Yağ enjeksiyonu sonrası bakım

Yağ verilen bölgelerde çok küçük delikler dışında bir yara olmadığında özel bir kapatmaya gerek yoktur. Ancak verilme bölgelerinde şişlik (ödem) ve morluklar olabilir. Bunları azaltmak için 24 saate kadar aralıklı soğuk tatbiki yapılır. Yağların verildiği bölgelerde genellikle ağrı olmaz. Buna karşılık yağ alınan bölgelerde liposuction ameliyatında olduğu gibi şişlik, morluk ve ağrı olabilir. Ama bunlar abartılacak düzeyde değildir. Lokal anestezi ile yapılan işlemlerde hasta ameliyat sonrası normal giysileri ile evine gidebilir ve istirahat gerekmez. Ameliyat sonrası ilk günde hasta normal banyo yapabilir. Yağ alınan bölgelere korse giydirilmesi isteğe bağlıdır. Korse kullanmak hareketlerde bir rahatlık sağlar ama kullanmayanlarda sonuçlar değişmez.

Enjekte edilen yağın kalıcılığı

Yağ dokusu doğru alınır ve verilirse tutar yani damarlanır ve kalıcı hale gelir. Ancak verilen yağlardan yalnız canlı olanlar kalır. Ölü dokular temizlenip yok edilir. Bu nedenle yağı alırken hücrelerin ölmemesi için özen gösterilmelidir. Kalıcılık için ikinci önemli kural verilirken birbirinden ayrı damlacıklar halinde verilmesidir. Özenli yapılmış bir yağ enjeksiyonunda verilen yağın en az %50 si yaşar. Bu oran bazı durumlarda %90 ı geçebilir. Ancak verilen yağın ne oranda yaşayacağını önceden kesin olarak bilmek mümkün değildir. Genel ölçü yağ enjeksiyonundan 3 ay sonra kalan yağ miktarı artık kalıcıdır diyebiliriz. Hastalarımız bize çoğu zaman şu öneriyi yapıyorlar: “mademki verilen yağın bir kısmı eriyecek önceden biraz fazla verin ve iyileşme sonrası kalan miktar yeterli olsun”. Mantıklı gibi görünse de gerçekte bunu yapmak doğru değildir. Çünkü eriyecek miktar önceden kesinlikle bilinemez. Fazla verilen yağ erimez ise o bölgede kalıcı şişlik oluşur ve bunu düzeltmek ilave yağ vermekten çok daha zordur. Ayrıca fazla verilen yağın sıkışıklık nedeni ile erime oranı daha yüksek olur. Bütün bu nedenlerden her bölgeye gerektiği kadar yağ verilir ve 3 aydan sonra erime olan bölgelere bir kez daha yağ verilir. Bu ikinci kez verilen yağ miktarı daha az oranda erir ve genellikle yeterli olur. Nadir durumlarda ayni bölgeye üçüncü kez yağ enjekte edilmesi gerekebilir.

Yağ dokusunun saklanması

Yağ dokusunun ilk verilişte bir kısmı eriyebilir ve 3 aydan sonra biraz daha yağ enjekte etmek gerekebilir demiştik. Yağ dokusunun enjekte edilmesi kolay bir işlemdir. Genellikle lokal anestezi altında günübirlik bir ameliyat olarak yapılır ve hastalar ameliyattan hemen sonra normal yaşamlarına dönebilirler. Ancak yağın alınması daha ağrılı ve sorunludur. Ayrıca daha pahalı bir işlemdir. Bu nedenle ilk ameliyatta verilmesi planlanan miktardan daha fazla yağ alınır. Gerekli miktar kullanıldıktan sonra kalanı sıvı azot içinde şoklanarak dondurulur ve sonra özel derin dondurucuda -80 derecede saklanır. Bu şekilde yağları yıllarca bekletmek mümkündür. İlk yağ verilmesinden 3 ay sonra eğer ikinci bir yağ verilmesine gereksinim duyulursa derin dondurucudan ihtiyaç kadar yağ çıkartılarak eritilir ve lokal anestezi altında verilir. Ancak güvenli olması için bu işlem de poliklinik koşullarında değil de ameliyathanede yapılır.

Yağ enjeksiyonu riskleri

Yağ dokusu eğer damar içine kaçar ve dolaşıma katılırsa çok ciddi sonuçlar doğurabilir. Ancak doğru teknik kullanıldığında enjekte edilen yağın damar içine girmesi son derece zordur. Bu risk çok daha akıcı olan ticari dolgu maddelerinde kat kat daha yüksektir.

Sonuç olarak kişinin kendi yağının dolgu olarak kullanılması yani yağ dolgusu güvenli, etkili ve kalıcı bir operasyondur. Ticari dolgulara göre dezavantajı bir ameliyathanede yapılma zorunluluğu olmasıdır. Buna karşılık kalıcı oluşu dikkate alınırsa uzun dönemde ticari dolgulara göre daha güvenli ve ekonomik bir seçenektir.

Cutis verticis gyrata

Cutis Verticis Gyrata (Kafa Derisinde Kıvrımlar)

CVG – Cutis Verticis Gyrata nedir?

CVG kafa derisinde beyindeki gibi kıvrıntıların ortaya çıkması ile kendini gösteren bir hastalıktır.

Saçlı deride CVG nin görüntüsü

CVG Görülme Yaşı

Genellikle ergenlikten sonra ve 30 yaşına kadar olan dönemde ortaya çıkar. Kadınlara göre erkeklerde daha sıktır.

CVG nin Tipleri

Çoğu zaman hiçbir neden olmadan kendiliğinden ortaya çıkar ve beraberinde kafa derisindeki kıvrımlar dışında hiçbir bulgu olmaz. Buna tıp dilinde “Primer Esansiyel CVG” adı verilir. Sebebi bilinmemektedir.

Nadir olarak zeka geriliği, beyin felci, epilepsi (sara), şizofreni, kafatası anomalileri (küçük kafa – mikrosefali), sağırlık, göz anomalileri (körlük, şaşılık, katarakt,retinitis pigmentosa) ile birlikte de görülebilir. Buna “Primer Nonesansiyel CVG” adı verilir. Ancak bu bozukluklar bir neden değil CVG ye eşlik eden bozukluklardır.

Buna karşılık bazı hastalıklar ve durumlar CVG ye yol açabilir. Bunları özetlersek:

  • Geçirilmiş kazalar
  • Çeşitli deri tümörleri
  • Kanserler
  • Şeker hastalığı
  • Beyin hastalıkları
  • Hormonal bozukluklar
  • Çeşitli ilaç tedavileri

Yukarıda sayılan durumlar nedeni ile ortaya çıkan CVG ye ise “Sekonder CVG” adı verilir.

CVG nin nedeni (etyolojisi)

“Sekonder CVG” yani ikincil CVG yukarıda sayılan durumlarda ortaya çıkabilir. “Primer CVG” yani birincil CVG ise hiçbir şeye bağlı olmadan görülür ve nedeni bilinmemektedir. Ailesel geçiş çok nadirdir.

Görülme Sıklığı

Genellikle nadir olan bu hastalık İtalya’da Sicilyalılarda nisbeten sıktır. Zeka geriliği olan ve akıl hastanelerinde yatanlarda daha sık görülebilir. Dünya genelinde her 100 bin erkekten birinde, buna karşılık her 10 milyon kadından birinde görülür.

Gidişatı (Prognozu)

CVG öldürücü veya tehlikeli bir hastalık değildir. Ancak ne kadar ilerleyeceği ve ne zaman duracağı önceden bilinemez.

Belirtileri

Cutis verticis gyrata nın tek belirtisi saçlı deride ortaya çıkan ondile vari kıvrıntılardır. Çoğu zaman hastalar bunu ancak saçlarını kısa kestirdiklerinde farkederler. Ancak kıvrıntılar çok derinleşir ise aradaki girintilerde ter ve yağ birikerek kötü koku veya iltihaplanmalara yol açabilir. Bu durumda ağrı ve akıntı olabilir.

Tedavisi

CVG nin nedeni bilinmediği için herhangi bir ilaç ile tedavisi de yoktur. İltihaplanma veya koku olursa saç temizliğine dikkat etmek gerekir. Eğer kıvrıntılar alına uzanmış ve/veya gözle görünecek kadar belirgin hale gelmiş ise estetik ve psikolojik sorunlar yaratabilir. Bu durumda biz plastik rekonstrüktif ve estetik cerrahlar görüntüyü düzeltecek ameliyatlar yapmaktayız. Bu ameliyatlar görüntünün yeri ve şekline göre değişir. Ancak hastalığın ilerleme döneminde ameliyat yapılacak olursa yeni bölgelerde hastalık tekrar ortaya çıkabilir. Yani ameliyatlar koruyucu veya tedavi edici değil yalnızca görüntüyü düzelticidir. Bu nedenle hastalığın ilerlemesi durduktan sonra ameliyat yapılmasında yarar vardır. Ancak hastalığın çok yavaş ilerlediği durumlarda ne zaman durduğunu saptamak zor olabilir.

Merdiven Altı Estetik Kurbanları

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de estetik çok hızlı büyüyen ve karlı bir sektör. Bu pastadan payını almak isteyenlerin de sayısı her geçen gün artıyor. Aslında insan vücuduna hangi amaçla olursa olsun bir iğne batırılıyor veya derisine herhangi bir ışın veriliyor ise bu bir tıbbi işlemdir. Yıllarca hekimlerimiz tarafından göz ardı edilen kıllardan kurtulma yani epilasyon işlemi bile bir tıbbi işlemdir. Her türlü tıbbi işlemin diplomalı bir hekim tarafından yapılması gerekir. Estetik ameliyatları yapmak için ise “Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı” diplomasına sahip olmak gerekir.

Estetik Uzmanı Kavramı

Birçok ülkede yetkili sağlık otoritelerinin (yani sağlık bakanlıklarının) onayı dışında çeşitli kurslar düzenlenerek ücret karşılığı bu kursları tamamlayanlara “Estetisyen”, “Güzellik Uzmanı”, “Estetik Uzmanı” gibi ünvanlar içeren sözde sertifikalar verilmektedir. Genellikle bu sertifikaları alanların yapabilecekleri işlemler ve yetki sınırları tam belirlenmiş değildir. Eğitimleri de yetersiz olan bu kişiler tek başlarına yani başlarında kendilerini denetleyen daha yetkili ve eğitimli kişiler olmaksızın çalıştıklarında çeşitli hasarlara ve istenmeyen sonuçlara yol açabilmektedirler.

Estetik Mağdurları

Güzellik salonlarının amacı her ülkede az çok bellidir ve buralarda hiçbir şekilde tıbbi işlemler yapılamaz. Ancak estetik merkezleri adı altında çalışan ve zaman zaman tehlikeli tıbbi işlemler de uygulayan ve yasal çalışma izinleri olmayan pek çok merkezin de varlığı bilinmektedir. Hatta başka amaçlar için izin almış çeşitli tıp merkezleri ve polikliniklerde de estetik işlem ve ameliyatların yapıldığı da bilinmektedir. Kanun maddeleri bunların önüne geçememektedir. Buna karşılık bu yetkisiz yerlerde yapılan işlemler sonunda kalıcı hasarlara uğrayan insanların sayısı da giderek artmaktadır.

Türk Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Derneği Uyarıyor

Estetik kurbanlarının sayısının artması derneğimizin Türk kamuoyuna yeni bir uyarı yapmasını zorunlu hale getirdi. Dernek başkanı Prof. Dr. Sühan Ayhan’ın duyurusu şu şekilde:

ESTETİK VE GÜZELLİK AMAÇLI UYGULAMALAR İŞİN UZMANINA YAPTIRILMALI

Daha güzel görünmek için tıbbın ve estetik endüstrisinin olanaklarından yararlanmak günümüzde kişisel bakımın bir parçası olarak kabul görüyor. Bu amaçla cerrahi ve cerrahi olmayan birçok uygulama var ve bu alan çok sayıda insanın çalıştığı, birçok branştan hekimin yer aldığı büyük bir ekonomi haline geldi. Ülkemiz dünyada bu alanda en çok işlem yapılan ilk 10 ülke arasında. Hem kendi ülkemizden hem de yurt dışından güzelleşmek, gençliğini korumak için birçok kişi bu uygulamaları yaptırıyor. Ne yazık ki bu alanda yeterli eğitim almamış, uzmanlığı olmayan doktorlar ve hatta hekim olmayan kişilerin uygulamaları geri dönülmez istenmeyen sonuçlara da yol açabiliyor. Güzelleşeyim derken sağlığınızdan olmamak için Türk Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Derneği Başkanı Prof. Dr. Sühan Ayhan şu uyarıları yaptı:
Antalya’da yine üzücü bir estetik işlem mağduriyeti ile karşılaşıldı. Hastaya geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz. Bu örnek üzerinden, işlem kararı, doktor ve klinik seçimindeki önemli noktaları vurgulamak istiyoruz.
1) Yüzünüzde, vücudunuzda sizi rahatsız eden bölgelerle ilgili şikayetleriniz için cerrahi ya da cerrahi olmayan estetik uygulamalarla çözümler bulunabilir. Bu konuda şikayetlerinizi ve ne istediğinizi net olarak belirleyin ama tedavinizin seçimini sosyal medya ve internet araştırmalarından kendiniz yapmaya çalışmayın. Buna hekiminizle birlikte karar verin.
2) Bazı işlemler muayenehane ortamında gerçekleşirken genel anestezi alarak yapılan işlemlerin hepsi ve yağ dolguları tam teşekküllü hastane ortamında yapılmalıdır. Size aksi bir teklifle gelinirse bu riski almayın ve işlemi yaptırmayın.
3) İşlem öncesi size verilen onam formlarını dikkatle inceleyin. Hangi işlemin ne tür riskler taşıdığını, ne kadar kalıcı olabileceğini doktorunuza sormaktan çekinmeyin. Tüm işlemlerin küçük de olsa komplikasyon riski taşıdığını bilerek ve kabul ederek bu işlemleri yaptırın.
4) Son olarak estetik cerrahi işlemler için hekim seçerken lütfen hekimin diplomasını kontrol edin. Çünkü, Tıp mesleğinin kurallarını belirleyen 1219 sayılı temel kanuna göre, hekimlik yapabilmek için tıp fakültesi mezunu olmak ve bir alanda uzman olduğunu ilan edebilmek için yasada ADI VE EĞİTİM SÜRESİ BELİRTİLEN UZMANLIK DALLARINDA, UZMANLIK DİPLOMASINA SAHİP OLMAK gerekir.
1219 Sayılı Yasada uzmanlık dallarının yetkinlik alanları gözetilerek uzmanlık dalı isimleri belirlenmiştir. 1219 sayılı Yasaya ekli çizelgeye göre uzmanlık dalının adında “Plastik/Estetik” ibaresi geçen SADECE BİR TANE uzmanlık dalı vardır: “PLASTİK, REKONSTRÜKTİF ve ESTETİK CERRAHİ”
Avrupa Tıp Uzmanları Birliği’nin (UEMS) kabul ettiği 43 uzmanlık alanı içinde, adında “Plastik/Estetik” ibaresi geçen SADECE BİR TANE uzmanlık dalı vardır: “PLASTİK, REKONSTRÜKTİF ve ESTETİK CERRAHİ”.
Tıpta Uzmanlık Kurulu tarafından kabul edilmiş Uzmanlık Eğitimi Programları içinde, ister ANA DAL, ister YAN DAL olsun, adında “Plastik/Estetik” ibaresi geçen SADECE BİR TANE uzmanlık dalı vardır: “PLASTİK, REKONSTRÜKTİF ve ESTETİK CERRAHİ”.
Etik kurallara baktığımızda; Tıbbi Deontoloji Tüzüğü, Hekimlik Meslek Etiği Kurallarına göre hekimler; sadece tıpta UZMANLIK DİPLOMASI VARSA o alanda uzman olduğunu ilan edebilir. Belirli bir alanda UZMAN olarak kendini tanıtmak için yurt içinde ya da yurt dışında alınan SERTİFİKA, KURS vb eğitim yeterli değildir. Herhangi bir uzmanlığı yoksa, ya da başka bir alanda uzman ise “Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi” Uzmanlık dalının isminin TAMAMINI ya da içinde BİR YA DA BİRKAÇ SÖZCÜĞÜ kullanarak kendini tanıtması HEKİMLİK MESLEK ETİĞİ KURALLARI İLE BAĞDAŞMAZ.
Biz, bu tartışmalar vesilesi ile, hekimlerin uzmanlık alanlarında derinleşerek, yetkinlik sınırları içinde kalarak, topluma güvenli ve nitelikli sağlık hizmeti vermesinin, olması gereken temel etik yaklaşım olduğunu bir kez daha hatırlatırız.
Saygılarımızla,
Türk Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Derneği Yönetim Kurulu adına
Prof. Dr. Sühan Ayhan

Sonuç

Gösterişli bekleme salonları, renkli medya reklamları ve doğruluğu tartışmalı sosyal medya paylaşımları sizleri aldatmasın. Estetik işlemlerin hemen hepsi büyük veya küçük tıbbi işlemlerdir ve ciddi sağlık sorunları yaratabilirler. Estetik bir işlem düşünüyor iseniz uzmanınızı doğru seçin. Sağlık bakanlığı tarafından verilmiş “Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı” diplomasını görmek isteyin.

Uyanık Ameliyat

Uyutmadan Ameliyat Etme

Ameliyat denilince aklımıza gelen ilk çağrışım anestezi veya narkoz kavramlarıdır. Anestezi her türlü ameliyatın yapılmasına olanak sağlayarak cerrahide çok önemli bir mesafe alınmasına yol açmıştır. Her ne kadar günümüzde genel anestezi çok güvenli bir hale gelmiş ise de geçmişte yaşanan anesteziye bağlı ölümler nedeni ile hala insanlarda bu konuda yerleşmiş bir korku mevcuttur.

Anestezi tipleri

Ana hatları ile iki tür anestezi vardır:

  • Genel anestezi: Burada hasta tam ve derin bir uykudadır. Bilinç kapalıdır. Ağrı duymaz ve yapılanları hatırlamaz. Ancak nefes alma yeteneği kaybolmuştur ve solunumu bir makine tarafından sağlanır. Yani hayatta kalması tamamen anestezi doktorunun elindedir. Ameliyat sonunda normal nefes almaya dönebilmesi ve bilincinin geri gelmesi için uyandırılması gerekir. Genel anestezi saatler hatta günlerce verilebilir. Ancak hasta uyandıktan sonra bazı istenmeyen etkiler sık olarak görülür. Bunların başında bulantı, kusma, üşüme ve titreme nöbetleri, geç uyanma ve bilincin yavaş açılması gibi bulguları sayabiliriz.
  • Lokal anestezi: Sıvı şeklinde enjekte edilebilen ve yapıldığı bölgeyi uyuşturan ilaçlar mevcuttur. Bunlara lokal anestezikler denilir. En çok kullanıldıkları alan diş hekimliği dir. Ayrıca küçük alanlardaki kısa süreli ameliyatlarda da kullanılırlar. Bunların en büyük avantajları bilinci ve solunumu etkilemeden yalnızca yapıldıkları bölgeyi uyuşturmalarıdır. Cerrahi işlem bittikten sonra hasta hemen normal yaşamına geri dönebilir. Genel anesteziden sonra görülen bulantı, kusma, zihin bulanıklığı ve nefes alma zorluğu gibi istenmeyen yan etkileri yoktur. Ancak bazı dezavantajları da vardır. Bunların başında etki süresinin nisbeten kısa olması gelir. Ayrıca ilk yapılışları bir iğnenin batırılması ile olur ve bir miktar ağrıya yol açar. Küçük bölgelerin uyuşturulmasında bu ciddi bir sorun oluşturmaz çünkü iğne genellikle bir kez batırılır. Buna karşılık geniş bölgelerin uyuşturulmasında iğnenin defalarca batırılması gerekir ki bu da başlangıçta rahatsız edici bir ağrıya neden olur. Bir başka dezavantaj ise verilebilecek en fazla dozun sınırlı olmasıdır. Genel anestezide olduğu gibi sürekli olarak verilmeleri uygun değildir. Çünkü bunların vücuttan atılmaları zaman alır ve ardarda verilen dozlar birikerek tehlikeli yan etkiler yaratabilir.

Neden uyanık ameliyat

Her ne kadar günümüzde genel anestezi altın standart ise de sedasyon denilen bir anestezi tipi daha vardır. Burada hastanın solunumu durdurulmaz ve bilinci tamamen kapatılmaz. Kuvvetli ağrı kesiciler ve yarı uyutucu ilaçlar ile hasta yarı uyur hale getirilir. Genellikle ağrı duymaz ve/veya duyduğu hafif ağrıları hatırlamaz. Ameliyat bittikten sonra kendine gelmesi genellikle kısa sürede olur. Ancak burada da tam uyanma ve fonksiyonların geri gelmesi bir süre alır. Bunu sarhoş bir insanın ayılması gibi düşünebiliriz. Genel anesteziden biraz daha güvenli olmasına karşın sedasyon anestezisinin de bazı istenmeyen sonuçları görülebilir. Genel anestezi ve sedasyon anestezisinin mutlaka bir anestezi doktoru tarafından verilmesi gerekir. Ayrıca bu anestezi her türlü anestezi malzemesinin bulunduğu tam donanımlı bir ameliyathanede verilebilir. Günümüz ameliyatlarında anestezi önemli bir gider oluşturmaktadır. Bunun nedeni işlemin genellikle bir anestezi uzmanı ve anestezi teknisyeni ile birlikte yapılması ve kullanılan ilaçların pahalı olmasıdır. Oysa lokal anestezi ile yapılan ameliyatlarda hasta tamamen uyanıktır, genellikle anestezi hekimine ve anestezi makinesi kullanmaya gerek yoktur. Ameliyat bittiğinde hasta rahatlıkla ve hemen normal yaşamına geri döner. Aldığı ilaçlara bağlı yan etkilerle karşılaşmaz ve bir uyanma ve istirahat dönemi geçirmez. Bütün bu etkiler hastada uyanık ameliyat olmanın daha güvenli olduğu inancını yaratır. Bu inanç bir dereceye kadar doğrudur.

Estetik cerrahi ve uyanık ameliyat

Günümüzde estetik ameliyatlarda mümkün olan en küçük işlemler ile düzeltme yapılması eğilimi giderek artmaktadır. Bunun en önemli nedenlerinden birisi plastik cerrahi uzmanı olmayan bazı tıp mensuplarının da estetik işlemler yapma arzusudur. Cerrah olmayan bu hekimler ameliyathane kullanamadıkları ve anestezi doktorları ile birlikte çalışamadıkları için işlemlerini lokal anestezi ile yani uyanık hastalarda yapmak zorundadırlar. Bunun tek yolu etkili lokal anestezi kullanabilmektir. Bunu iyi öğrenenler pek çok estetik işlemi anestezi doktoru olmaksızın yapabilmektedirler. Plastik cerrahi uzmanları genellikle ameliyathanede ve anestezi doktoru ile birlikte çalıştıklarından genel anestezi altında çalışmayı tercih etmektedirler. Bu da yapılan işlemin maliyetini arttırmaktadır. Cerrah olmayan ancak estetik işlem yapan hekimler hastalarını uyanık olarak tedavi etme dışında bir olanağa sahip olmadıklarından genel anesteziyi tehlikeli olarak ve kendi yaptıkları uyanık işlemleri çok daha güvenli olarak tanıtma eğilimindedirler.

Uyutularak veya uyanık ameliyat. Hangisi daha iyi?

Biz plastik ve estetik cerrahlar yaptığımız işi 3 boyutlu ve değişik açılardan görmek isteriz. Bir memenin ayakta ve yatarken görünümü birbirinden çok farklıdır. Bir dikleştirme ameliyatında sonuç en iyi hasta oturur pozisyonda iken anlaşılır. Genel anestezi altında uyuyan bir hastayı oturur pozisyona getirmek hem güç hem de oldukça risklidir. Hastanın ağzından soluk borusuna uzanan tüp bir şekilde yerinden çıkar ise istenmeyen sonuçlara yol açar. Oysa uyanık yapılan bir ameliyatta hiçbir sorun yaşanmadan hasta oturtulabilir. Ayni durum kulak estetiği, burun estetiği, vücut şekillendirme, liposuction, yüz estetiği, silikon protez ile meme estetiği gibi pek çok ameliyat için geçerlidir. Ancak uyanık ameliyat kanımca mutlaka bir anestezi doktoru eşliğinde ve hazır bir anestezi cihazının bulunduğu bir ameliyathanede yapılmalıdır. Anestezi doktoru sakinleştirici bir ilaç vermese bile olası bir sorunda müdahale etmeye hazır durumda beklemelidir. Bazı durumlarda ne kadar etkili lokal anestezi yaparsanız yapın bir süre sonra hasta ağrı duymaya başlayabilir ve hastayı riske atmamak için ilave doz lokal anestezi yapamayabilirsiniz. Bu durumda anestezi doktoru bir kurtarıcıdır. Ayrıca lokal anestezi altında bile hasta bazan fenalaşabilmektedir. Bu durumda da bir anestezi doktorunun hastayı takip etmesi cerrahı çok rahatlatır.

Sonuç olarak pek çok estetik ameliyatta hastanın tam uyanık olması avantajlıdır. Ancak bu uyutularak veya yarı uyutularak yapılan ameliyatların daha tehlikeli ve/veya pahalı olmasından dolayı değildir. Bu tamamen hastanın ameliyat sırasında çok daha kolay hareket ettirilmesinden ve pozisyon değiştirebilmesinden kaynaklanmaktadır. Uyutucu ve/veya sakinleştirici ilaçlar verilmese bile her ameliyatta bir anestezi doktorunun hastanın başında durması ve hastayı izleyerek olası bir istenmeyen durumda müdahale etmeye hazır olması çok önemli bir güvencedir. Küçük veya büyük her cerrahi müdahale ciddi bir işlemdir. Prof. Dr. Ege Özgentaş mümkün olduğu kadar ameliyatlarını tam uyanık hastalarda lokal anestezi ile yapmayı tercih etmektedir. Ancak uyanı veya uyutularak bütün ameliyatlarını tam teşekküllü bir ameliyathanede ve anestezi doktoru eşliğinde yapmaktadır. Hasta güvenliği her zaman cerrahın rahatlığından ve ekonomik kazançlardan önde gelir.

Estetik Ameliyatlar Nerede Yapılmalı?

Ameliyat Ne Demektir

Ameliyat insan vücudu üzerinde yapılan cerrahi bir işlemdir. Ameliyat kısa süreli ve yalnızca yüzeyel yapıları ilgilendiren basit bir işlem olabildiği gibi vücut içindeki hayati organları ilgilendiren riskli bir işlem de olabilir. Ameliyatların ortak özelliği bir şekilde vücut bütünlüğünün kesilerek veya koparılarak bozulması ve bazı değişiklikler yapıldıktan sonra bütünlüğün dikişler ile yeniden sağlanmasıdır. Daha açık ifade edersek her ameliyatta hafif veya ağır bir yaralama söz konusudur.

Bir ameliyat nerede yapılmalıdır

Ameliyatın bir yaralama olduğunu söylemiştik. Her yaralama bir ağrıya neden olur. Bu nedenle ameliyatlar ağrıyı kesmeden yapılamaz. Ağrının kesilmesine tıp dilinde anestezi yani uyuşturma denilir. Bu uyuşturma bazı ilaçları ameliyat bölgesine enjekte ederek yapılabilir. Buna lokal anestezi veya bölgesel uyuşturma denilir. Ancak büyük ameliyatlarda hastanın tamamen uyutulması yani narkoz veya genel anestezi verilmesi gerekir. Genel anestezi dikkatle uygulanması gereken bir işlemdir. Çünkü hastanın solunumu ve bilinci anestezi sırasında tamamen durdurulur ve nefes alma işlemini anestezi hekimi sağlar. Bunun için geliştirilmiş anestezi cihazları vardır. Lokal anestezi ile olan ameliyatların tamamen tehlikesiz olduğu söylenemez. Çünkü yapılan küçük bir kesiye veya uyuşturmak için enjekte edilen ilaca hasta beklenmeyen bir yanıt verebilir ve bazan ciddi tansiyon düşmesi hatta kalp ritmi bozulması bile gözlenebilir. Bunlar dikkate alındığında ameliyatın (küçük veya büyük) tam teşekküllü bir ameliyathanede yapılması uygundur. Tam teşekküllü ameliyathane yönetmeliğe uygun düzenlenmiş içinde anestezi makinası bulunan, hastanın solunum hızı nabız ve tansiyonun ölçüldüğü, kanındaki oksijen ve nefesindeki karbondioksit miktarlarının ölçüldüğü masası ve içindeki aletleri ile gereken her türlü acil müdahalenin yapılabileceği bir odadır. Bütün tıp merkezleri ve hastanelerde tam teşekküllü bir ameliyathane bulundurulması zorunludur. Buna karşılık, özel muayenehaneler, poliklinikler ve güzellik merkezlerinde ameliyathane bulunmaz. Güvenlik açısından ameliyathanesi olmayan yerlerde hiçbir cerrahi müdahalenin yapılmaması gerekir.

Cerrahi olmayan işlemler

Son zamanlarda özellikle güzellik amaçlı çeşitli işlemler yapılmaktadır. Bunlar çeşitli enjeksiyonların deri altına yapılması (dolgu, botulinum, mezoterapi gibi), lazer tedavileri ve lokal anestezi altında deri altına yerleştirilen çeşitli iplik ve maddeler olabilir. Özellikle “ameliyatsız yüz germe” olarak isimlendirilen ve iplikle yapılan askılamalar muayenehanelerde sıklıkla uygulanmaktadır. Her ne kadar bunların ameliyathanede yapılması yasal zorunluluk değilse de daha steril yani mikropsuz çalışmak ve daha güvenli olmak açısından ameliyathanede yapılması daha doğrudur.

Tıp merkezleri ve hastanelerde yapılabilecek ameliyatlar

Hiçbir ameliyat ameliyathane dışında yapılamaz demiştik. Ancak ameliyatların ciddiyetine göre hangi sağlık tesislerinde yapılabilecekleri de sağlık bakanlığınca düzenlenmiştir. Plastik ve Estetik Cerrahi Açısından ciddi hayati tehlike göstermeyen ameliyatlar örneğin burun estetiği, göz kapağı estetiği, deri tümörleri ve yaraları tıp merkezlerinde yapılabilir. Buna karşılık liposuction, karın germe, meme küçültme ve uzun süren kombine ameliyatlar (örneğin yüz germe ve meme küçültme birlikte, burun estetiği, meme dikleştirme ve alt-üst göz kapağı germe birlikte) yoğun bakımı olan tam teşekküllü bir hastanede yapılmalıdır.

Başvurduğunuz hastane ameliyatınız için uygun mu?

Hastanelerin hepsi ayni özelliklere sahip değildir. Sağlık bakanlığı hastaneleri A, B ve C grubu olarak sınıflandırmıştır. Bunların hepsi hastane statüsünde olmakla birlikte hizmet verdikleri uzmanlık dalları, acil servisleri ve yoğun bakımları ayni düzeyde değildir. Eğer liposuction, karın germe ve ayni anda çok sayıda ve uzun süreli operasyon geçirecek iseniz ameliyatınızın A grubu bir hastanede yapılması gerekir.

Sağlık bakanlığının tıp merkezi veya hastane kriterlerine girmeyen yerler

Ülkemizde estetik ile ilgili çok sayıda merkez mevcuttur. Bunlar ¨güzellik merkezleri¨, ¨estetik merkezleri¨ vs gibi isimler altında olabilir. Eğer bunlar sağlık bakanlığından ¨Tıp Merkezi¨ izni yani ruhsatı almamışlar ise hiçbir cerrahi işlem yapamazlar. Bazı merkezlerde ise cerrahin işlemlere geçersiz birtakım isimler vererek bunları tehlikesiz ve cerrahi olmayan işlemler grubuna dahil etme eğilimi vardır. Bunun en bilinen örneği liposhaping (lipoşeyping) adı altında liposuction işlemi yapılmasıdır. Bilimsel olarak her ikisi de aynidir ve A grubu bir hastanede yapılmalıdır.

Estetik ameliyatlar

Toplumda estetik ameliyatları diğer ameliyatlardan daha hafif işlemlermiş gibi algılama eğilimi vardır. Bunda güzellik merkezlerinin önemli katkısı bulunmaktadır. Ameliyathanesi olmayan klinikler pek çok estetik işlemi sanki bir ameliyat değilmiş gibi göstermektedirler. Böylece ameliyathanede yapılması uygun olan bazı girişimleri poliklinik veya muayenehane ortamında yapmaktadırlar. Aslında ameliyathane dışında yapılabilecek estetik olmayan girişimler genellikle dolgu ve botulinum enjeksiyonları ile sınırlıdır. Deriyi germek için kullanılan ticari ipliklerin bile poliklinikte kullanılması tartışmalıdır ve bana göre doğru değildir.

Sonuç

Estetik ameliyatlar diğer branşların ameliyatlarından farklı değildir ve sağlık bakanlığından izinli bir ameliyathanede yapılmaları gerekir. Estetik işlemlere uydurma isimler vererek onları önemsiz işlemler gibi göstermek ve poliklinik, muayenehane vs gibi yerlerde yapmak hem riskli hem de yasalara aykırıdır.

Yürüme ve Ömür Arasındaki İlişki

Düzenli yürüyüş ve Uzun Ömür

Sağlıklı ve uzun bir yaşam için düzenli egzersizlerin yararlı olduğu uzun zamandır söylenmektedir. Ancak düzenli egzersiz kavramı çok açık değildir. Bunun yerine günlük yürüyüş yapmanın daha pratik ve kolay bir egzersiz yöntemi olduğu genel kabul görmektedir. Ancak yürüyüş denilince bunun hızı, mesafesi ve zorluk derecesi (örneğin yokuş yukarı) üzerinde yeterli açıklayıcı bilgiler mevcut değildir.

Günde 10.000 adım

En kolay egzersiz yürüyüştür demiştik. Ancak günde ne kadar adım atılmasının yeterli olduğu iyi belirlenmemiş idi. Genel inanış günde en az 10.000 adım atmanın gerekli olduğu şeklinde idi. Ancak 29 Mayıs 2019 tarihinde “JAMA Internal Medicine” dergisinde I-Min Lee ve arkadaşlarının yayınladığı bir araştırma birçok ezberi bozacak niteliktedir. Yazarlara göre günde 10.000 adım olayı muhtemelen şöyle başladı: 1965 yılında Japon firması “Yamasa Clock and Instrument Company” piyasaya bir adım sayıcı cihaz çıkardı. Bu cihazın ticari adı “Manpo-kei” idi. Japonca’dan tercümesi ise “10.000 Adım Ölçer” idi. Yani bu kavramın bir firmanın çıkardığı ürüne verdiği ticari bir isimden başka bir özelliği yoktu. Her nedense bu 10.000 adım üzerinde fazla düşünülmeden günde atılması gereken en az miktar olarak kabul görmüştür.

Planlanan araştırma

Yaşları 62 ile 101 arasında değişen ortalama 72 yaşındaki yaklaşık 18.000 kadında yapılmıştır. Kadınların günde ortalama kaç adım attıkları hassas bir adım ölçer cihazı ile düzenli olarak kaydedilmiş ve sonrasında bu kadınlar izlenerek kaç tanesinin ne kadar süre sonra öldükleri kaydedilmiştir.

Yanıtı aranan sorular

Çalışmada iki ana soru yanıtlanmaya çalışılmıştır:
1. Daha az ölüm oranı günde kaç adım atanlarda görülmektedir?
2. Adımların hızı (dakikadaki sayısı) ve ölüm arasında bir ilişki var mıdır?

Edinilen sonuçlar

Çalışmaya katılan kadınlar ortalama 4,5 yıl izlenmişlerdir. Çalışma süresince 504 kadın ölmüştür. Bunlar ölüm zamanlarına göre gruplandırılmışlardır. En kısa sürede ölen %25 lik grup incelenmiştir. Bu gruptaki 275 kadının günde çok az adım attığı (ortalama 2.700 adım) görülmüştür. Biraz daha fazla adım atanlarda (ortalama 4.400 adım) ölüm oranı %41 azalmıştır. Ölüm oranı adım sayısı arttıkça azalmaya devam etmiş ancak günde 7.500 adımdan sonra herhangi bir anlamlı değişiklik olmamıştır. Ayni zamanda adımların hızı yani kişinin yavaş veya hızlı yürümesi de araştırılmıştır. Sonuçta ayni adım sayısını hızlı veya yavaş tamamlamanın ölüm oranına etkisi olmadığı görülmüştür.

Günlük yaşama uygulama

Uzun süredir hareketli yaşamın ömrü uzattığı konusunda çeşitli çalışmalar süregelmektedir. Zamanımızda günlük adım sayısı pek çok kişi tarafından hareketli yaşamın bir ölçütü olarak alınmaktadır. Ancak bu konuda ortaya konulan herhangi bir sayısal değer mevcut değildir. Günde 10.000 adım efsanesi gençlikte kabul görse bile ileri yaşlarda yerine getirilmesi zor bir uğraştır. Ortalama bir insanda 10.000 adım yaklaşık 8 Km mesafeye karşılık gelmektedir. Bu mesafeyi katetmek ise normal bir yürüyüş ile bir saat 40 dakika sürmektedir. Herkes iki saate yakın zamanı yürüyüşe ayıramayabilir. Son çıkan bilimsel çalışma çok daha az sayıda günlük adımın (4.400) bile daha hareketsiz kişilere göre ömrü belirgin ölçüde uzattığını göstermiştir. Adım sayısı arttıkça ömürde uzama bir sayıya kadar devam etmiş ancak bu uzamanın da sınırlı olduğu ve günde 7.500 adımdan sonra değişmediği ortaya çıkmıştır. Fazla yürümeyi veya spor yapmayı sevmeyenlerin üzülmesine gerek yoktur. Bunun yanında adımların sıklığı da sanıldığı gibi bir değişiklik yapmamıştır. Ayni adımı (veya mesafeyi) daha çabuk veya daha uzun sürede tamamlamak ömür üzerinde bir değişiklik yapmamıştır. Yürüyüşlerinizi kendinizi yormadan aheste adımlar ile yapabilirsiniz.

İstanbul Tabip Odası Uyarısı

Sakın Kanmayın, Sağlığınızdan Olmayın!

Son yıllarda bazı tıp mensuplarının hekimlik mesleği ve hekimlere karşı itibarsızlaştırma ve güvensizlik yaratma yönünde ısrarlı bir şekilde medya çalışmaları yapmaları Türk Tabipleri Birliği ve İstanbul Tabip Odası’nın birlikte düzenlediği basın toplantısında kınandı.

Modern tıbbın hurafeler ve ticari amaçlar ile manipüle edilmesi

Türk Tabipleri Birliği (TTB) ikinci başkanı Dr. Ali Çerkezoğlu konuşmasında “… toplumdaki bu beklentileri kullanarak hurafeler üreten anlayışlarla, dinbazlıkla, modern tıbbı ticari bir şekilde manipüle etmeye varan şarlatanlıklarla da karşı karşıya kalıyoruz.” ifadesini kullanarak medyanın bu tür toplumda duyarlık yaratan anlık haberlere itibar etmemesini diledi.

“ezber bozan”, “tabu yıkan”, “şoke eden”

İstanbul Tabip Odası Başkanı Dr. Pınar Saip basın yayın organları ve sosyal medyada abartılarak paylaşılan sansasyon yaratan doktorlar ile ilgili abartılı paylaşımlar yaptığını belirterek “…. ne yazık ki bazı tıp mensupları ısrarla ve inatla toplumun sağlık eğitimi konusundaki eksikliğini istismar etmeyi mesleki bir kariyer haline getirmektedir” dedi.

Modern tıp uzun yıllardır süregelen bir bilimsel çalışmalar zinciri sonucunda yavaş fakat güvenli bir şekilde hastalıklara çare bulmaktadır. Tıpta mucizeler yoktur. Bir bitki ile kansere çare bulan, geçerliği yüzyıllardır kanıtlanmış besin maddelerini zararlı gibi tanıtan, hastalıkları kendi hazırladıkları reçeteler ile tedavi eden şarlatanlar her zaman olmuştur ve bundan sonra da olacaktır. Önemli olan toplumu bunlara inandıracak ve onlara maddi kazanç sağlamaktan başka işe yaramayacak sözde haberleri sırf reyting amacı ile ön plana çıkartmamaktır.

Şarlatanların ortak özellikleri

İstanbul Tabip Odasının “Modern Tıbba Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği ve Tıbbın Şarlatanlarının 10 Ortak Özelliği” konulu basın açıklamasını aşağıdaki bağlantıdan okuyabilirsiniz:

İstanbul Tabip Odası 15 Ocak 2019 tarihli basın açıklaması